Bloga dön
Tarih, Kadınlar ve Regl

Tarih, Kadınlar ve Regl

4 dk okuma

Tarihin tüm kayıtları erkeklerin hikâyesini yazarken, kadınlar acaba neler yapıyorlardı? Ev içinde yaşamaya mecbur tutulan kadınlar, bu kapalı dünyalarında nasıl yaşıyorlardı? Yakın bir zamana kadar kadınların bu ikincil konumunun pek bir önemi olmadığı düşünülüyordu. Erkek egemenliğindeki dünyada bu konuda düşünmek zaman kaybı olarak görülüyordu.

Ne de olsa kadınlara atfedilen görevler, avcı, savaşçı ve kahraman erkeklerini evde beklemek, beklerken çocuk doğurup büyütmek, erkekler eve zaferle geldiğinde onları onurlandırmak, yenilgiyle dönen erkeklere ise ağıtlar yakmak gibi anlatılmaya değer görülmeyen işlerdi.

Kültürel ve toplumsal kimlik kazanmaya başladıkları yirminci yüzyıla dek kadınların tarihi üzerine düşünmek anlamsız bulunsa da, tarihsel-antropolojinin gelişmesiyle; aile, günlük yaşam, özel ve bireysel olanla ilgili bir algılayışın tarihine vurgu yapılmaya başlandı. Bu vurgu, tarihin gölgesinde kalan kadın varlığının dikkate değer olarak algılanmasına zemin hazırladı. 20. yüzyılda güçlenen kadın hareketi ve bu hareketin gündeme getirdiği sorular ise kadınların varlıklarını ve kimlik mücadelelerini yüksek sesle ifade ettikleri bir ortam yarattı.

Tarihte kadından nasıl bahsediliyordu?

Antik dünyada, “beceri ve yeterlilik gerektiren çok az faaliyet kadınlara atfedilirdi: pek çok geleneksel toplumda olduğu gibi, bu faaliyetler dokumacılığı, ev idaresini ve çocuk bakımını kapsıyordu”.

Kadın ve regl hakkındaki düşünceler, tarihin gölgesinde kaldıkları çağlar boyunca kadınların küçük, zayıf ve kırılgan olduğu; reglin ise bir kusur, bir kirlilik, bir çeşit hastalık olduğu düşüncesi etrafında şekilleniyordu. Aristoteles, kadınların metabolizmayı güçlü kılan yaşamsal ısıdan yoksun olduklarını düşünüyordu. Bu yoksunluk, adet kanaması kusurunu da açıklıyordu. Öte yandan Aristoteles, bedensel anlamda bir zayıflık ve kusur olarak tarif ettiği reglin, üreme konusundaki işlevini küçümseyerek de olsa kabul ediyordu. Hayvanların Ortaya Çıkışı Üzerine adlı eserinde “adet kanının tohum içeren tortusu uygun biçimde ise erkekten gelen hareket onun uygun biçimde şekil almasına neden olur” diyerek, reglin erkeğe ait dinamik ata gücünün tohumunu korumak ve büyütmek için gerekli olan ortamı sağlamaktan başka bir anlamı ve amacı olmadığını ifade ediyordu.

Hippokrates’in metinleri, dişi kanını –adet kanı ve doğum kanı- kurban kanıyla özdeşleştiriyordu. Oysa erkeklerle ilişkili olan kan, savaş alanında görülürdü ve kurban kanıyla kıyaslanmazdı. Bu da eril ve dişil yaklaşımdaki etken ve edilgen bakış açısını ortaya koyuyordu.

Platon için de kadınlar toplumsal yaşamın pürüzleri gibiydi. Yasalar adlı eserinde yaptığı gibi kadınların nasıl yaşaması gerektiğini ele alırken, ortak yemek, evlilik ilişkileri ve ortak ikametten bahsederken bile, kadınları dedikoduya ve gizliliğe düşkünlükleriyle hep üstesinden gelinmesi gereken bir engel veya avantaja çevrilmesi gereken bir yük olarak görüyordu.

Eski Roma’da regl, çok önemsenen gebelik sürecindeki rolü açısından ele alınıyordu. Kısırlık kadınlar için büyük bir endişe kaynağıydı ve hekimler rahim yolu enfeksiyonlarının adet kesilmesine yol açtığı düşüncesi üzerine yazılar yazarak kısırlık konusunda kadınları uyarıyorlardı.

Kadınların doğurganlığı konusunun çok önemsendiği bu dönemde, genç kızların ergenliğe girme süreçlerine ilişkin fikirler veriliyordu. Eski hekimlere göre kız çocukları on dört yaşında ergenliğe ulaşıyordu ve ergenlikleriyle birlikte evlenmeleri mümkün, hatta tavsiye edilir oluyordu. Birinci yüzyılın sonlarında yaşamış bir hekim olan Rufus’a göre, erken evlenmek gerekliydi, fakat rahim hala bir gebeliğe dayanamayacak kadar genç olduğu için ihtiyatlı olunmalıydı. Rufus,  idman yapmayan, özellikle çalışmayan kızlarda ergenliğin erken başladığını belirtiyordu. Adet kanamasının erken başlamasını bu sebeple endişe verici gören Rufus, bu durumu önlemek için fiziksel egzersiz –dokuz kuka oyunu ve koroyla şarkı söyleme- öneriyordu. Kadınlar şarkı söylemenin ve dans etmenin ergenliği geciktirebildiğini ve adet kanamasını kesintiye uğratabildiğini, koro yarışmalarında kesilen adet kanamaları örnekleriyle fark etmişlerdi.(!) Nitekim Rufus’un fiziksel aktivite önerisi yerindeydi: yakın tarihli araştırmalar, düzenli spor yapmanın, ergenliği üç yıla kadar geciktirebildiğini göstermiştir.

Hıristiyanlığın ilk yüzyıllarında kadınlar kimi zaman lanetlendi, kimi zaman yüceltildi. Elbette bunların hepsi yine erkekler üzerinden ele alınarak yapılıyordu. Kadın, erken Hristiyanlık döneminde önce “şeytanın bile nasıl aldatacağını bilmediği erkeği ilk aldatan” olarak suçlanıyor, ardından acılar içinde doğurmanın da kadına verilmiş bir ceza olduğu belirtiliyordu (Tertullianus, De Cultu Feminarum).

İlerleyen süreçte, Hıristiyanlığın yayılmaya başlamasıyla Hz. Meryem vasıtasıyla bütün kadınların kutsandığı ve onun ırkının artık şanlı melekleri bile aşmak için gerekli olan şeye sahip olduğu ifade edildiği görüldü (Konstantinopolisli Proklos). Ardından Pavlus, “Ne Yahudi, ne de Yunanlı vardır, ne kul, ne de azatlı vardır, ne de erkek ve dişi vardır: Çünkü Mesih İsa’da siz hepiniz birsiniz.” diyerek cinsel farklılığı yersiz ilan etti. Fakat bu söylemin henüz pratikte bir karşılık bulamadığı, kadınlara yönelik dışlama veya uzaklaştırmaların oldukça belirgin olduğu görülür. Regl dönemindeki kadınlara ilişkin kesin kuralların varlığı bunun kanıtıdır: “adet gören kadınlar ibadet yerine giremez ve yüksek sesle ibadet edemez.”

Devamı gelecek.



Kaynaklar

Kadınların Tarihi, Cilt: 1, Ana Tanrıçalardan Hıristiyan Azizelere, Ed. Georges Duby, Michelle Perrot, 2005.

Kapak görseli: Fresco, The Villa of The Mysteries, Pompeii