Bloga dön
Tarih, Kadınlar ve Regl - 2

Tarih, Kadınlar ve Regl - 2

4 dk okuma

Tarihte kadından, kadın bedeninden ve regl kavramından nasıl bahsedildiğine yakından baktığımız makale dizimizde bir zaman cetveli oluşturmaya devam ediyoruz. Kadınların tarihinde bu hafta kasvetli Ortaçağ’a odaklandık.

Ortaçağ Avrupası’nda kadınlar ve cinsellikle ilgili bilgiler, Antikçağ ve Arap kaynaklarından devralınmıştı. Bu kaynaklar Hıristiyan ahlak yapısına uyumlu değildi, fakat kilisenin cinsellik ve evliliği düzenlemeye yönelik kararlılığı, bu kaynakların kullanımını zorunlu kılıyordu. İçlerinde İbn Sina’nın da bulunduğu birçok kaynak çevirilerle Avrupalı hekimlerin kullanımına sunulurken Arap tıbbının otoritesi daha da güçlenmişti. Bununla beraber Aristoteles’in yeniden keşfiyle Ortaçağ tıbbında anatomi ve fizyoloji alanında önemli gelişmeler yaşandı.

On üçüncü yüzyılın ikinci yarısı birçok ansiklopedik incelemenin ortaya çıkışına tanık oldu. Bu eserler, kadın fizyolojisine tek bir açıdan bakarak üreme ve gebelik süreçlerini incelerken, aynı dönemde teologlar İsa’nın rahme düşmesi sorunu üzerinde düşünüyorlardı. Adet kanının insan embriyosunun besini, anne sütünün ise beyazlaşmış adet kanı olduğuna inanıldığı bu dönem, dişi fizyolojisinin son derece yoğun bir tartışma ve araştırma konusu olduğu bir dönemdi.

Avrupa’da Ortaçağ’ın karanlık ortamında kadın vücudunu incelemek ve kadın bedeni hakkında fikir beyan etmek hekimler için bile güçtü. Zira bir kilise otoritesi vardı ve hekimler ilke olarak erkek model kullanıyorlardı. Objektif ve önyargısız bir gözlemle kadın bedeni üzerinde incelemeler yapmak yerine teleolojik* yoruma sadık ve otoriteye bağlı kalmayı tercih ettiler. Kadınları muayene etmeye çağrılan hekimler hastaya doğrudan dokunamıyor, temas zorunlu ise bir ebeden yardım alıyorlardı. Bununla beraber, eğer normal bir cinsel ilişkiyi engelleyen zar veya yumruların varlığı söz konusu ise ameliyat için cerrahlara izin veriliyordu.

Ortaçağ boyunca, sürekli olarak, kadınların çok az doğal ısıya sahip olduğu vurgulandı. En sıcak kadının bile vücudundaki ısı en soğuk erkeğinkinden azdı. Ortaçağlı hekimlere göre bir kadın gebe değilse, bu doğal ısı yetersizliği kanın yeterince pişmesine engel olurdu ve pişmemiş artıkların adet kanamasıyla vücuttan atılması söz konusu olurdu. Adet kanının üremeyle bağlantısı üzerine bu ve bunun gibi birçok yorum getirildi. Adet kanının dişi tohum olduğu, erkek tohumla birleştiği yönünde fikir beyan edenlerle, dişi tohum diye bir şey olmadığını iddia edenlerin tartışmalarında sesler bir yükseliyor, bir alçalıyordu. Bir noktada yalnız cinsel ilişki esnasında haz alan kadınların tohum ürettikleri iddiası ortaya çıktı. Dönemin önemli ansiklopedistlerinden Conches’li William, “fahişelerin cinsel ilişki sırasında haz yaşamadıkları ve dolayısıyla tohum salgılamadıkları için hamile kalmadıklarını” ileri sürüyordu. Ve ekliyordu: “fakat vücut zayıftır, o kadar zayıftır ki, tecavüz kurbanları bazı durumlarda tecavüzden haz duyabilir ve sonuçta gebe kalabilirler.” Bu iddialar,  konuyla ilgili çok daha hararetli bir tartışmaya yol açarken, İbn Rüşd, bir erkeğin ersuyunu boşalttığı suda yıkandıktan sonra gebe kalan bir kadından söz ederek kadının hiçbir haz almadığı halde gebe kaldığını vurguladı. 

Kadınların gebe kalabilmek için cinsellikten haz almalarının gerekli olduğu düşüncesi yayıldıkça buna ilişkin tavsiyeler sunan eserler de artmıştı. Ayrıca cinselliğin vücut sağlığı için taşıdığı öneme dikkat çekiliyor, cinsel perhizin kadınlarda rahmin boğulmasına yol açtığı düşünülüyordu. Bu, özellikle dul kadınlara musallat olan bir illetti. Dolayısıyla kadınların sağlık için cinselliği yaşamaları gerekiyordu. Cinselliğe dair bilgiler içeren eserlerde çeşitli cinsel ilişki pozisyonları kullanılmasını öneren ve bunları son derece teknik bir dille anlatan metinlere rastlansa da Batı’da cinsel teknikler, Doğu’da olduğu gibi kozmosla uyuma ulaşmanın bir aracı değildi. Örneğin İbn Sina, El Kanun’da haz alma hakkını savunuyordu. Haz almaları engellenen “karıların”, kaçınılmaz olarak kocalarından başka erkeklerle veya diğer kadınlarla tatmine çalışacaklarına inanılıyordu. Batı, böyle bir anlayıştan çok uzaktı; fakat evlilikte makul cinsel haz hoş görülüyordu. Zira haz almak üremek için gerekliydi. Çünkü kısırlık, bir ortaçağ takıntısıydı. Kısırlıkla mücadele çok önemseniyordu. Fakat, konuyla ilgili bilimsel literatür hurafelerle doluydu: adet kanı denen pis madde adeta zehirliydi. Tohumların filizlenmesini önlüyor, şifalı bitkileri öldürüyor, ağaçların meyvelerini dökmelerine neden oluyor, demiri paslatıyor, pirinci karartıyor, hatta köpeklere kuduz bulaştırıyordu!

Tüm doğal haliyle kadın bedeninin bu kadar aşağılandığı, tiksintiyle karşılandığı ve erkekler üzerinden değerlendirilmenin en sancılı süreçlerini yaşadığı Ortaçağ, fizyolojik olarak küçümsenen kadının elbette toplumsal olarak da son derece değersiz görüldüğü bir dönemdi.

Kadınlar kendilerini kanunen savunamıyor, hak sahibi olamıyor; kadınların aile kurmak ve üremek dışında hiçbir işlevleri bulunmuyordu. Mevcudiyetleri sorun, hastalık, günah ve tehlike yayıyordu.

On üçüncü yüzyılın son çeyreğinde filozoflar, Aristo ve İbn Rüşd’ü sentezlemeye çalışsalar da günün sonunda geldikleri son noktada tanımladıkları dişi, olsa olsa tam gelişmesi engellenmiş potansiyel bir erkek olabilirdi. Mevcut haliyle kadın kusurlu, eksik, sakat bir yaratıktı.

Devamı gelecek…

Kaynaklar

Kadınların Tarihi, Cilt: 2, Ortaçağ'ın Sessizliği, Ed. Georges Duby, Michelle Perrot, 2005.